1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11

مَنْ رَأَى مِنْكُمْ مُنْكَرًا فَلْيُغَيِّرْهُ بِيَدِهِ، فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِلِسَانِهِ، فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِقَلْبِهِ، وَذَلِكَ أَضْعَفُ الْإِيمَانِ

səhifə3/11
tarix06.03.2018
ölçüsü0.83 Mb.

((

مَنْ رَأَى مِنْكُمْ مُنْكَرًا فَلْيُغَيِّرْهُ بِيَدِهِ، فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِلِسَانِهِ، فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِقَلْبِهِ، وَذَلِكَ أَضْعَفُ الْإِيمَانِ

.)) [

رواه مسلم

]

"Sizden kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin.Eliyle değiştirmeye gücü yetmezse, onu diliyle

(söyleyerek)

değiştirsin. Diliyle değiştirmeye gücü yermezse, onu kalbiyle değiştirsin

(çirkin görsün)

.İşte bu

(fiil)

, sevap bakımından en az olanıdır."

1

Emri gereği gücü yettiği kadarıyla bu bozukluğu düzeltmek için ülkesine tam bir kararlılıkla ve ümitle döndü.

Muhammed b. Abdulvahhab’ın Dâvetinin Merhaleleri:

Hiç şüphe yok ki bu dâveti birçok merhaleden geçmeye zorlayan siyâsî şartlar, sadece Arap yarımadasında olmayıp İslâm dünyasının her tarafında önemli bir ıslahat hareketinin oluşmasında en büyük etken olmuştur.

Muhammed b. Abdulvahhab’ın önce Uyeyne, sonra Hureymilâ, daha sonra da Dir’ıyye’de yaşadığı ortamı inceleyen birisi bu merhalelerin neticesine varabilir.

Muhammed b. Abdulvahhab,Hureymilâ’ya ulaştığı zaman dâvetini açıktan yapmaya, câhil insanların söz ve fiillerde işledikleri bid’at ve şirk içeren şeyleri inkâr edip reddetmeye başladı. Fakat babası, halkın galeyana gelip kendisini öldürmelerinden korktuğu için onu bu işten engelledi.Bunun üzerine Muhammed b. Abdulvahhab bu dönem içerisinde araştırmaya ve ilim öğrenmeye yöneldi. Bu arada babası ölene kadar

“Tevhîd”

adlı kitabı yazdı. Hicrî 1153 (milâdî 1740) yılında babası ölünce, yeniden dâvetini açıktan yapmaya başladı.Fakat çok geçmeden Hureymilâ halkıyla kasaba yönetimin bölünmesi sebebiyle emniyet ve güven ortadan kalkmış, kendisi de kasabadaki kölelerin tehlikesine maruz kaldığı için bu kasabanın dâveti yaymak için uygun bir yer olmadığı kararına vardı. Buradaki kölelerin Muhammed b. Abdulvahhab’ın kendilerini kınamasından aşırı bir şekilde rahatsız olmaları, sapıklığa ve günah işlemeye devâm etmelerine engel olmak istemesi, onu öldürmeye karar vermelerine neden oldu.1

Bu şartlar sebebiyle Muhammed b. Abdulvahhab, tekrar doğum yeri Uyeyne’ye döndü. Çünkü o, hem Uyeyne halkını yakından tanıyor, hem de yönetim olarak Uyeyne kasabası, Hureymilâ’dan daha emniyette idi. Zirâ o zamanki Uyeyne kaymakamı, Osman b. Hamed b. Muammer onun dâvetini içtenlikle kabul etti. Kendisi Muhammed b. Abdulvahhab’a yardım edeceğini ve dâvetini yayacağını vâdetti.Böylece Osman b.Hamed b. Muammer, onun hikmet ve güzel öğütle Allah’ın yoluna dâvet etme merhalesinden dâvetin prensiplerini tatbik etme merhalesi olan ilmî merhaleye intikal etmesi için dâvetine ortam hazırladı.

Bu merhale, üç şeyde ortaya çıkmaktadır:

1. Kabirlerin üzerine binâ edilen kubbeleri yıkmak.

Nitekim Muhammed b. Abdulvahhab Cübeyle kasabasında bulunan Ömer’in kardeşi Zeyd b. Hattab’ın kabri üzerine binâ edilen kubbeyi bizzat kendi elleriyle yıkmaya başladı, ardından da arkadaşları devam ettiler.

2. Câhil kimselerin bereket umdukları ağaçları kesmek.

Nitekim Muhammed b. Abdulvahhab Uyeyne kasabasındaki

“Zîb”

adındaki ağaç ile Dir’ıyye kasabasındaki

“Karyûh”

adındaki ağacı bizzat kendi elleriyle kesti.

3. Zinâ ettiğini itiraf ederek dört gün süreyle kendisine gelen ve kendisine had uygulanmasını isteyen kadının had cezâsının uygulanması için gerekli şartları yerine getirdiğine emîn olunca, Muhammed b. Abdulvahhab kadının öldürülmesine hükmetti ve kadını recm ettirdi. Çünkü recm edilen kadın evliydi. Kadını recm etme işine ilk olarak başlayan da Osman b. Muammer olmuştur.2

Muhammed b. Abdulvahhab’ın yaptığı bu icraatlar, bütün insanları dehşete düşürdü. İnsanların alışık olmadıkları bu şeyler, onların iki kısma ayrılmalarına sebep oldu:

Bir kısım insanlar, bunlara îmân edip ikrar ettiler. Diğer bir kısım ise inkâr edip bunlara savaş açtılar.

İşte inkâr edip bunlarla savaş açanlardan birisi de Benî Halid’in Urey’ir âilesinden Ahsâ kaymakamı Süleyman b. Muhammed b. Ğureyr idi. Ahsâ kaymakamının, Uyeyne kaymakamına siyâsî bir nüfûza benzer bir nüfûzu vardı. Bu sebeple Ahsâ kaymakamı, Uyeyne kaymakamına bir mektup yollayarak Muhammed b. Abdulvahhab’ı Uyeyne'den çıkarmazsa, Ahsâ’daki tarlalarından elde edilen mahsullerin yıllık gelirini kendisinden kesmekle tehdit etti. O dönemde Muhammed b. Abdulvahhab’ın dâveti, Ahsâ kaymakamından kaybedeceği maddî gelirin yerine Uyuyne kaymakamına verebilecek maddî güce henüz sahip olamadığından dolayı Uyeyne kaymakamı, Ahsâ kaymakamının tehdidine boyun eğerek Muhammed b. Abdulvahhab’a Uyeyne’den çıkıp dilediği beldeye gitmesini emretti. Muhammed b. Abdulvahhab da daha yakın olması, kaymakamın güzel ahlâkâ sahip olduğunu bilmesi, buna ilâve olarak kaymakamın bağımsız olması ve dışardan herhangi birisinin hâkimiyetine girmemiş olması sebebiyle Dir’ıyye kasabasına gitmeyi tercih etti.1

Muhammed b. Abdulvahhab’ın güzel bir tercihle Dir’ıyye’ye intikal etmesi, başarılı oldu. Nitekim Dir’ıyye kaymakamı Muhammed b. Suûd onu güzel bir şekilde karşıladı, eşini ve çocuklarını savunduğu gibi kendisini de savunacağını vâdederek kendisine şöyle dedi:

Senin yurdunun bir parçası olan bu hayır yurdunda izzet ve güçlü olmakla sevin.”

Bunun üzerine Muhammed b.Abdulvahhab ona şöyle cevap verdi:

Seni izzet, yeryüzünde iktidar olmak ve açık zaferle müjdeliyorum. Her kim, gelmiş geçmiş bütün peygamberlerin ona dâvet ettiği kelime-i tevhîde

(lâ ilâhe illallah)

, sımsıkı sarılır, gereğiyle amel eder ve bu sözün yücelmesine yadım ederse, insanlara ve ülkelere hâkim olur.Şirk, cehâlet, ayrılık ve birbirini öldürme gibi şeyler Necd bölgesinin her köşesine yayıldığını sen de görüyorsun.Senin ve senden sonraki neslin,müslümanların çevresinde toplandığı bir devlet başkanı olmanı ümit ediyorum.”

Ardından Muhammed b. Abdulvahhab Muhammed b. Suûd’a bu dâveti ve dâvet ettiği şeyleri açıklamaya başladı. Sonunda kendisi buna iknâ oldu.Her ikisi de bu mübârek dâvetin prensiplerini yaymak üzere anlaştılar.2

Tarihte hicrî 1157 (milâdî 1744) yılında yapılan meşhûr Dir’ıyye ittifakı olarak da bilinen ittifak bu şekilde sonuçlandı. Doğrusu bu dâvet, Necd bölgesinin dînî, siyâsî, iktisâdî ve sosyal hayatının, hatta günümüz Arap ve İslâmî uyanış tarihinin en önemli geçiş noktası olmuştur.1

Muhammed b. Abdulvahhab, Dir’ıyye kasabasında iki yıl kaldı. Bu süre içerisinde insanları hikmet ve güzel bir öğütle Allah’ın dînine dâvet ediyor, komşu ülke halklarına, başkan ve âlimlerine mektuplar yazıyor, münâzaralar yolluyordu.Kimisi bu dâveti kabul ederek hakka tâbi oluyor, kimisi de yüz çevirerip bu dâvete karşı koyuyordu.Fakat bu durum fazla uzun sürmedi. Nitekim Muhammed b. Abdulvahhab karşıtları, ona ve bu dâvetine düşmanca tavır takınmaya başladılar. Onu ve ona uyanların kâfir olduklarını ve kanlarının helâl olduğunu açıkça ilân ettiler. Bunun üzerine Muhammed b. Abdulvahvab, kendisine uyanlara, canlarını savunup karşıtlarının güç ve kuvvetlerini kırmaları ve dâvetin yayılmasının önünde engel teşkil eden taşı ortadan kaldırmaları için karşıtlarına karşı cihâd etmelerini emretti.2

Böylelikle Muhammed b. Abdulvahhab’ın dâveti, yeni bir merhale olan üçüncü merhaleye girmiş oldu ki bu merhale,

“İnsanları hakka uymaya zorlamak için cihâd merhalesi”

dâvetin yayılması için iyi bir ortamın hazırlanması, müslümanları Allah’ın yoluna ve onun şeriatine döndürerek buna inanç ve hayat sistemi olarak uymalarını sağlama merhalesidir.

2. BÖLÜM

Muhammed b. Abdulvahhab’ın Dâvetinin İlkeleri

Giriş:

Muhammed b. Abdulvahhab’ın dâveti ve dâvetin düşüncelerinin detayına girmeden önce iki önemli hususa işâret etmek istiyoruz:

Birincisi:

Vahhâbîlik lakabı, dâvete uyanların kendileri için seçtikleri bir lakap değildir, kendilerine böyle bir lakabın da takılmasını kabul etmemişlerdir. Fakat, insanları ürkütüp bu dâvetten nefret ettirmek ve bu dâveti işitenlere 4 büyük mezhebe aykırı 5. bir mezhep getirdiğine inandırmak için -değişik fikirlerde olmalarına rağmen- bu dâvete düşman olanlar tarafından kendilerine bu lakap takılmıştır. Dâvete uyanların hoşlandıkları lakap, kendilerine

“Selefîler”

, bu dâvete de

“Selefîlik Dâveti”

denilmesidir.1

Doğrusu bu dâvete uyanlara Vahhâbîler lakabını takmak cinâyet olduğu gibi, aynı zamanda bu dâvetten dolayı tarihe yapılan bir cinâyettir.Bu durum, birçok şarkiyatçı (doğu bilimci) tarihçileri hataya düşürmüştür. Nitekim ıslahatçı mübârek hareketi, Muhammed’in babası Abdulvahhab’a nisbet ederek bu dâvet ve ıslahat hareketinin kurucusunu, Abdulvahhab yapmışlardır.2

İkincisi:

Bu dâvetin kendine has bir mezhebi yoktur. Bu dâvet, İslâm’a, onun bütün ilke ve öğretilerini şirk, putperestlik ve bidat gibi lekelerden arındırma dâvetidir. Dâvete uyanlar, dâvetlerinde kılıç, kalem ve dil gibi birçok zorluklara karşı koymaları, gerçek İslâm’ın o devirde gönüllerde garip ve uzak olmasından dolayıdır.

Nitekim Tâhâ Hüseyin doğru tesbitte bulunarak dâvet hakkında şöyle demiştir:

Dedim ki bu mezhep, aynı anda hem yeni, hem de eskidir. Doğrusu kendi devrinde yaşayanlara yenidir.Fakat işin hakikatinde bu mezhep eskidir. Çünkü bu mezhep, her türlü şirk ve putçuluk lekesinden arındırılmış, berrak ve temiz İslâm’a dâvet eden dosdoğru bir dâvettir. Bu, Peygamber

-sallallahu aleyhi ve sellem-

’in yalnızca Allah’a ibâdet edilmesi için getirip Allah ile insanlar arasındaki bütün vâsıtaları ortadan kaldırdığı İslâm dînine dâvettir.

3

Bu Dâvetin Hedefleri ve Kaynakları:

Muhammed b.Abdulvahhab’ın dâveti, İslam inancını düzeltmeyi, her türlü şirk, bid’at ve hurâfe lekelerinden arındırmayı hedefler.1 Bu ise, yaratılanın her işinde Allah’ın kendisinin üzerinde güç sahibi olduğunu itiraf etmesi, yaratıcı Allah ile yaratılan arasındaki alakayı düzenlemesiyle gerçekleşir. Bu sebeple, Allah’tan başkasına önem verilmemesi ve yalnızca O’na bağlanılması gerekir.

Ayrıca bu dâvet, insanî faaliyetlere ağırlık vererek İslâm ahkâmını, hadlerini, açık ve gizli şiârını tatbik ederek2 İslâm dînine inanç, ibâdet, şerîat ve hayat metodu olarak inanan müslüman bir toplum meydana getirmek için Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-’in devrindeki İslâm dînini yeniden getirmeyi hedeflemektedir.

Muhammed b. Abdulvahhab’ın dâveti üç önemli kaynağa dayanmaktadır:

Birincisi: Kur’an-ı Kerîm

Kur’an, İslâm dîninin birinci kaynağıdır. Dâvetin sahibi Muhammed b. Abdulvahhab’ın daha on yaşına gelmeden Kur’anı ezberlemesi, onun Kur’an'a ne kadar önem verdiğini gösterir.Muhammed b.Abdulvahhab’ın yazdığı kitap ve risâlelerini okuyan birisi görüşlerini desteklemek için Kur’an âyetlerini sıralarken onun Allah’ın kitabı Kur’an’a verdiği değeri ve onu ne kadar takdir ettiğini görecektir. Öyle ki onun bazı eserleri, Kur’an ve sünnetin naslarından oluşacak seviyeye ulaşacak dereceye varır.3

Muhammed b. Abdulvahhab’ın “Îmân Esâsları” adlı kitabına,“

Allah’ın kitabıyla amel etmeyi emretme”

diye bir bölüm eklemiştir.

Muhammed b. Abdulvahhab, Kassim halkına yazdığı risâlede, Kur’an hakkındaki inancını şöyle açıklamaktadır:

Ben, Kur’an’ın Allah’ın kelâmı olduğuna, Allah tarafından indirildiğine, mahlûk

(yaratılmış)

olmadığına, Allah’tan başladığına,

(âhir zamanda)

tekrar O’na döneceğine, Allah’ın Kur’an ile gerçekten konuştuğuna, onu, kulu, elçisi, vahyinin emîni, kendisiyle kulları arasındaki elçisi Peygamberimiz Muhammed

-sallallahu aleyhi ve sellem-

‘e indirdiğine inanırım”.

4

Muhammed b. Abdulvahhab, muhâliflerinin

“Ravdu'r-Reyâhîn”

ve

“Delâilu'l-Hayrât”

gibi kitaplara Allah’ın kitabından daha fazla önem vermelelerini inkâr edip reddetmiştir.

Ama Muhammed b. Abdulvahhab’ın muhâlifleri Kur’an âyetlerini bile delil göstermekte câhil kaldılar.1

Bu sebeple Muhammed b. Abdulvahhab kendisine uyanlara kalplerinde Allah’ın kitabından daha kıymetli bir şey bulunmamasını emretti. Dâvet âlimleri, dâvetlerine karşı gelen muhâliflerinden görüşlerini desteklemeleri için çoğu kez Kur’an ve sünnetten delil sunmalarını istiyorlardı.2

İkincisi: Sünnet-i Nebeviyye

Sünnet-i Nebeviyye, İslâm dîninin ikinci kaynağıdır. Muhammed b. Abdulvahhab, küçüklüğünden beri okumak ve ezberlemek sûretiyle Kur’an'a önem verdiği gibi, ayrıca Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-’in hadislerini, özellikle daha önce zikredilen meşhûr seyahatleri sırasında ziyâret ettiği o ülkelerin âlimlerinden öğrenmeye önem verdi.

Muhammed b. Abdulvahhab ve kendisine uyan dâvet âlimlerinin kitaplarında Kur’an âyetlerini zikrettikten sonra bunlarla Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in hadislerini birlikte zikretmedikleri neredeyse yok denecek kadar azdır.

Örneğin Muhammed b. Abdulvahhab,

“Îmân Esâsları”

adlı kitabına

“Peygamber

-sallallahu aleyhi ve sellem-,

sünnete sarılmayı teşvik etmiştir”

adıyla bir bölüm eklemiştir.

Muhammed b. Abdulvahhab’ın dâvete başlarken kendisine uyanlara kolaylık sağlaması için İbn-i Hacer’in

“Fethul-Bârî fî Şerhi Sahîhil-Buhârî”

adlı eseriyle İbn-i Hişâm’ın

“Siretu'r-Rasûl

-sallallahu aleyhi ve sellem-

adlı eserini özetlemesiyle Sünnet-i Nebeviyye’ye ne kadar önem verdiği görülür.3

Dâvet âlimleri, İmam Mâlik’in -Allah ona rahmet etsin-:

Herkesin sözü alınır veya reddedilir, ancak Peygamber

-sallallahu aleyhi ve sellem-

’in sözü bundan müstesnâdır

(reddedilmez)

Sözünü onaylamaktadırlar.Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’den sahih bir hadis kendilerine ulaşınca onunla amel eder,kimin sözü olursa olsun,Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in sözünün önüne geçirmez ve peygamberlerin en fazîletlisi Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-, ümmetinin de en fazîletlisinin Râşid halifeleri sonra da geri kalan ashâbı olduğuna inanırlar.

Yine Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-’in yaratılmışların en yüce mertebesi olduğuna inanırlar.

Peygamber-sallallahu aleyhi ve sellem-’den haber verildiği üzere:

“Her kim, kıymetli vakitlerini ona salât ve selâmla değerlendirirse, dünya ve âhiret saâdetine nâil olur, keder ve sıkıntısı gider.”

1

Üçüncüsü: Selef-i Sâlihin Eserleri

Muhammed b. Abdulvahhab ve ona uyan dâvet âlimleri, kendilerine salâh ve ilimle şâhitlik edilen İslâm ümmetinin geçmiş nesillerinden sahîh olarak haber verilen eserlerine önem vermişlerdir.Bunların en önemlisi sahâbe -Allah onlardan râzı olsun-,tâbiîn ve onlara en güzel bir şekilde uyanların özellikle de dört mezhep imamı Ebû Hanîfe, Mâilk, Şâfiî ve Ahmed’dir. Muhammed b. Abdulvahhab ve ona uyan dâvet âlimlerinin yazdıkları eserleri araştıran bir kimse, onların yazdıkları kitap ve risâlelerde görüşlerini desteklemek için bu dört mezhep imamının görüşleriyle diğer âlimlerin görüşlerini sıraladıklarını çoğu kez görebilir.2

Muhammed b. Abdulvahhab, selef-i salih âlimlerinden üç kişiden çok etkilenmişti. Bu âlimler, Ahmed b. Hanbel, İbn-i Teymiyye ve İbn-i Kayyim’dir.

İmam Ahmed b. Hanbel (Hicrî 164-241):

Muhammed b. Abdulvahhab, İmam Ahmed’in dindârlığından, takvâsından, mevki ve makamlardan uzak duruşundan, sünnetin üstün gelmesi için gösterdiği çabadan ve bid’atlara karşı verdiği mücâdelesinden etkilenmişti.

Muhammed b. Abdulvahhab’ın hicrî 10. yüzyıldan itibaren Necd bölgesinde yayılmaya başlayan İmam Ahmed b.Hanbel’in mezhebinden etkilenmesi pek tabii idi. Hanbelî mezhebi, içtihadda Kur’an ve sünnetin etrafında toplanmaya dâvet etmede ve mezhep imamlarının istinbat ettikleri hükümlerle yetinilmemesi gerektiğini savunan önde gelen mezhep olmasının yanında, dîndeki bidatları reddedip inkâr eden mezheplerin de en şiddetlisi idi. Nitekim Muhammed b. Abdulvahhab bütün bunlardan etkilenmişti.3

Muhammed b. Abdulvahhab ve ona uyan dâvet âlimleri, amelde İmam Ahmed’in mezhebine mensup olduklarını açıkça ifâde etmekle birlikte, diğer üç mezhep imamını taklit edenleri inkâr etmemişlerdir. Kendilerine Kur’an ve sünnetten bir delil belli olduktan sonra İmam Ahmed’in mezhebine aykırı doğru bir görüş ortaya çıksa, Hanbelilerin görüşüne aykırı da olsa hemen onunla amel etmeye gayret ederlerdi.

Muhammed b. Abdulvahhab ve ona uyan dâvet âlimleri, inançta ehli sünnet vel-cemaat mezhebi üzere idiler.Üzerinde bulundukları yol,İmam Ahmed’in üzerinde bulunduğu selefin yoluydu.1

Muhammed b. Abdulvahhab’ın devrinde yaşayanlar Allah’ın isim ve sıfatları konusunda onu kendi taraflarına çekmek için konuşmaya zorladıklarında, İmam Ahmed’in bu konudaki üslubunu kullanıp onlara şu beyitle cevap verirdi:

"İbn-i Hanbel’in üzerinde bulunduğu büyük nimet; inancıdır.

Sırların ortaya çıkarılacağı günde benim de inancım odur."2

Şeyhulislâm Ahmed b. Teymiyye (661-728):

Muhammed b.Abdulvahhab ve ona uyan dâvet âlimlerinin kendisinden etkilendikleri en önemli selef âlimlerinden birisi de, Şeyhulislâm Ahmed b. Teymiyye’dir. Bu sebeple Muhammed b.Abdulvahhab, Şeyhulislâm Ahmed b. Teymiyye’nin kitaplarına önem vermiş, bazılarını elleriyle yazmış ve görüşlerini hayatına tatbik etmişti.3

Muhammed b. Abdulvahhab Şeyhulislâm Ahmed b. Teymiyye’nin görüşlerinden çok etkilenmişti. Şeyhulislâm Ahmed b. Teymiyye’nin Hanbelî mezhebinden olması ve onun da Ahmed b. Hanbel gibi taklitçiliğe, her türlü bid’at ve şirkî amellerle mücâdele etmesi, Muhammed b. Abdulvahhab’ın da hoşuna gitmişti. Şeyhulislâm Ahmed b. Teymiyye’nin tasavvufçulara, Yunan felsefecilerine saldırması ve Kur’an, sünnet ve selef-i sâlihin görüşlerine bağlı kalması gibi, Muhammed b. Abdulvahhab da öyle yapmıştır.4

Şeyhulislâm Ahmed b. Teymiyye’nin Şam diyârında pekçok câhil insanın ibâdet ettiği taş ve ağacı kestiği gibi5, Muhammed b. Abdulvahhab da insanların ibâdet ettikleri ağaçları kesmiş ve mezarların üzerine binâ edilen türbeleri aynı gâye ile yıkmıştır.

İşte bu sebeple Muhammed b. Abdulvahhab ve ona uyan dâvet âlimlerine göre en değerli kitaplar, Şeyhulislâm Ahmed b.Teymiyye ile öğrencisi İbn-i Kayyim’in kitapları idi.

Muhammed b. Kayyim el-Cevziyye (691-751):

Muhammed b. Kayyim el-Cevziyye, Şeyhulislâm İbn-i Teymiyye’nin en tanınmış öğrencilerinden birisidir.

Muhammed b. Abdulvahhab, bir yandan onun zühd ve takvâsından1, diğer yandan onun her türlü bid’at ve şirkî amellerle mücâdele etmesinden etkilenmişti.

Muhammed b. Abdulvahhab ve ona uyan dâvet âlimlerinin yazdıkları kitaplarda, İbn-i Kayyim’in kitaplarından ve onun birçok görüşünden alıntılar içerir.

Nitekim Muhammed b. Abdulvahhab’ın oğlu Abdullah şöyle demiştir:

İmam İbn-i Kayyim ve hocası Şeyhulislâm İbn-i Teymiyye, bizim nazarımızda ehli sünnetin iki hak imamı olarak bilinir. Bize göre bu ikisinin kitapları, kitapların en kıymetlisidir.”2

Muhammed b. Abdulvahhab’ın, İbn-i Kayyim’in

“Zâdul-Meâd fî Hedyi Hayril-İbâd”

adlı kitabını özetlemesi, onun İbn-i Kayyim’in kitaplarına verdiği değeri ve onlardan ne kadar etkilendiğini açıkça gösterir.

İbn-i Kayyim bu kitabın önsözünde lâ ilâhe illallah’ın anlamını gerçekleştirme konusuna değinmişti.3

Nitekim Muhammed b. Abdulvahhab bundan çok etkilenmiş, kitap ve risâelerinin pek çoğunda özellikle

“Kitabut-Tevhîd”

adlı eserinde bu konuya ağırlık vermişti.4

Kur’an-ı Kerîm ve Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in sünnetinden sonra dâvetin ilkelerini açıklamakta dayandığı naklî esaslardan birisi olması için, zikredilen bütün bu hususların Muhammed b. Abdulvahhab’ın selef-i sâlihin eserlerine ne kadar değer verdiğini idrak etmiş oluyoruz.

Muhammed b. Abdulvahhab’ın Dâvetinin Hakikati:

Muhammed b.Abdulvahhab’ın dâvetinin hakikati konusunda tarihçilerle araştırmacıların görüşleri farklı olmuştur.

Muhammed b. Abdulvahhab’ın dâveti dînî mi, yoksa siyâsî bir hareket miydi?

Ya da hem dînî, hem de siyâsî bir hareket miydi?

Kimisi Muhammed b. Abdulvahhab’ın dâvetinin katıksız dînî bir ıslahat hareketi olduğunu, amacının; İslâm dînine yerleşen şirk ve putperestlik lekelerinden arındırmak olduğunu söylemiştir.1

Kimisi, bu dâvetin siyâsî bir hareket olduğunu, amaçlarını gerçekleştirmek için de dînî ıslahatı bir araç edindiğini ki bu amaçlarından en önemlisinin de Arap yarımadasında Osmanlı Devleti'nden ayrı, bağımsız bir devlet kurmak olduğunu söylemiştir.2

Kimisi de bu dâvetin hem dînî, hem de siyâsî bir hareket olduğunu, bu dâvetin dînî ıslahatı gerçekleştirirken, Osmanlı hilâfet devletinden ayrı, bağımsız bir devlet kurmuş olmasının kanıt olduğunu söylemişlerdir.1

Bize göre, batılılarla onlara uyanların tarihî olayları değerlendirmekte bir ölçü olarak kabul ettikleri bu görüşlerin hepsi de İslâm dînini devlet işlerinden ve hayattan ayrı tutma düşüncesine sahip olmasına rağmen, Muhammed b. Abdulvahhab’ın dâvetinin hakikatinin anlaşılmasına en yakın görüş, üçüncü görüştür.

Muhammed b. Abdulvahhab’ın dâvetinin bir ıslahat hareketi olduğunu söylemek, gerçeğe en yakın vasıf olur.

Bu dâvetin hedefi; İslâm’ın öğretileriyle hükümlerinin dînî ve siyâsî hayatta uygulandığı, Peygamber-sallallahu aleyhi ve sellem- ile onun Râşid halifelerinin sıkı sıkıya bağlı oldukları döneme müslümanları tekrar döndürmek hareketidir. Hiç şüphe yok ki bu hareket, ilk müslümanların üzerinde bulundukları ve dünyayı yönettikleri İslâm'a dönme hareketidir.

İslâm, tabiatı gereği hem dîn, hem devlet olunca, Muhammed b. Abdulvahhab’ın dâveti de hem dînî, hem de siyâsî işleri birarada toplayan dâvet olmuştur.

Muhammed b.Abdulvahhab’ın dâvetinin dînî ıslahat alanında bıraktığı izi açıklamaya gerek yoktur. Bu dâvet ilk çıktığı andan itibaren müslümanların dînlerine bulaştırdıkları her türlü şirk, bid’at ve hurâfelerden onları uzaklaşmaya çağırmıştır. Öyle ki bu şirk, bid’at ve hurâfeler neredeyse İslâm dîninin ilke ve öğretilerini çirkinleştirecek, İslâm’ın güzelliğini bozacak ve görkemliliğini giderecek bir hâle gelmişti. Allah Teâlâ’nın, elçisi Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-’e indirdiği gibi İslâm dîninin saf ve katıksız gerçeği Muhammed b. Abdulvahhab’ın dâvetiyle ortaya çıkmıştı.2

Dâvetin siyâsî yönüne gelince, bu dâvetin İslâm’a inanç, şeriat ve hayat metodu olarak inanan İslâmî bir devletin gölgesinde tam teşekküllü müslüman bir toplum meydana getirmesi, buna delil olarak yeterlidir. Kanımızca, dâvetin asıl amacının Osmanlı Devleti'nden ayrı, bağımsız bir devlet kurulması şeklinde değerlendirmek yanlıştır. Çünkü dâvetin amacı,gücü yettiğince Osmanlı Devleti'ni ve bu ülkenin sınırları içerisinde yaşayan müslüman toplumu düzeltme çabasıdır.1

Muhammed b. Abdulvahhab, Cuma günü hutbede Osmanlı sultanına duâ etmeyi kaldırınca, tarihçi Hüseyin b. Ğannâm, Muhammed b. Abdulvahhab’ın hutbede sultana duâ etmeyi terketmesinin, dîne sonradan yerleştirilen bir bid’at olması ve kendisinden önceki bir grup âlimin bunu reddetmesi sebebiyle olduğunu açıklamıştır.2

Osmanlı Devleti, Muhammed b. Abdulvahhab’ın dâvet hareketine düşmanca tavır takınmasının sebebi; Osmanlı Devleti'nin bu hareketin Arap ülkelerindeki otorite ve hilâfetini yıkacağına, yeni bir dînî başkanlık (imâmet) kuracağına inandığından dolayıdır.

Yine bu dâvet, Osmanlıların Arap yarımadasındaki nüfûzunu, özellikle de Hicâz bölgesindeki dînî ve siyâsî otoritesini ortadan kaldırmış ve Haremeyn-i Şerîfeyn (Mekke ve Medîne) koruyucusu veya hizmetçisi lakabını Osmanlılardan almıştır. Bu sebeple Osmanlı Devleti, Mısır’daki vâlisi Mehmet Ali Paşa’ya hareketi bastırmak ve onu ortadan kaldırmakla görevlendirmiştir.3

Bazı araştırmacıların temennî ettikleri gibi, Mehmet Ali Paşa Necd bölgesinde uyguladığı siyâsî hareketinin, o zamanki İslâmî ıslahat yolunda Necd bölgesinde ortaya çıkan bu dînî dâvetle işbirliğine girmiş olsaydı, ki ben de tüm samimiyetimle diyorum ki Osmanlı Devleti şayet Necd bölgesindeki selefîlik hareketiyle işbirliğine girmiş olsa, bu dâvetin saf ve berraklığını idrak edip kabul etseydi, hasta adam lakabı verilen Osmanlı devleti için bu, bir şifâ ve kurtuluş vesilesi olurdu.4

Muhammed b. Abdulvahhab’ın dâvetinin, Osmanlı padişahlarına hakikatından başka bir şekilde tanıtılıp çirkin gösterildiğinden şüphe etmiyoruz. Bunu doğrulayan olay ise, bazı araştırmacıların zikrettikleri gibi siyâsî dâvetin bazı düşmanları çoğu kez Osmanlılara Necd bölgesindeki selefî dâvetin yöneticileri olan Suûd âilesinin kendilerine sancak edindikleri ve bu sancaktaki sembolün “Lâ ilâhe illallah Mahde Rasûlullah” Muhammed lafzının ikinci mim harfini kaldırdıklarını yani (hiç kimse Allah’ın elçisi değildir) şeklinde yazmışlardır. Bütün bunları, Türkleri bu dâvetten ve dâvete uyanlardan soğutup nefret ettirmek içindir.1

Hiç şüphe yok ki Necd bölgesindeki selefîlik dâvetini çirkin göstermeye birçok kesim katılmıştır. Özellikle de ilk defa ortaya çıkmasıyla Mekke’nin ileri gelenleri (eşrâfı)2 gibi kimseler bu dâvet hareketine karşı geldiler. Ayrıca İngilizler de dâvet hareketine karşı çıkmışlardı.Öyle ki İngilizler,davranış ve dâvetlerinde Necd bölgesindeki Selefîlik dâvetiyle hiçbir alakası olmamasına rağmen Hindistan’daki düşmanlarına Vahhâbiler lakabını takmışlardı.3

Biz, dönüp yine deriz ki:

Muhammed b. Abdulvahhab’ın dâveti, bütün bu olanlarla birlikte başka bir siyâsî iz bırakmıştır. Bu dâvetin ilke ve esasları Muhammed b. Abdulvahhab ve ona uyan dâvet âlimlerinin yazdıkları eserlerde pekçok siyâsî görüşü içermiştir.

Bu görüşler, Şeyhulislâm İbn-i Teymiyye’nin

“es-Siyâsetu'ş-Şer’iyye fî Islâhi'r-Râî ver-Raiyye”

4

adlı kitaptan büyük ölçüde etkilenmiş olmasına rağmen, bu görüşler -doğrusu- Muhammed b. Abdulvahhab’ın dâvetinin siyâsî yönünü yansıtmaktadır. Dâvetin siyâsî yönünü yansıtan en önemli kaynak ise, Muhammed b. Abdulvahhab’ın torunu Süleyman’ın yazdığı

“Tavdîhu Tevhîdi'l-Hallâk fir-Raddi alâ Ehli'l-Irâk”

5

adlı kitaptır.

Böylelikle bazı araştırmacıların6 iddiâ ettikleri gibi bu dâvetin ilân ettiği ıslah hareketinin sadece dînî olmadığını öğrenmiş oluyoruz.

Gerçekten bu dâvet, dînî ıslahata, siyâsî ıslahattan daha çok önem vermiştir.Fakat bunun sebebi; o devirdeki İslâm dünyasında dînde meydana gelen sapmaların siyâsî çöküşten daha fazla olmasından dolayıdır. Bütün bunlardan başka İslâm toplumunda yaşayanların kalplerindeki İslâm inancını düzeltmek, ıslahatın esasını oluşturmaktadır.Bu noktadan hareketle, dâvet ilk defa ortaya çıktığında dünya medenî yönden ilerlerken Necd bölgesinde Selefîlik dâvetinin medenî ilerlemeye önem vermediğini tenkit ederek onu ayıplayan bazı araştırmacılara cevap verebiliriz. Bu dâvetin -gerçek İslâm’a tâbi olan- ilke ve prensipleri, Kur’an ve sünnetin yolunda ve selef-i salihin izlediği yolda giderse, faydalı olan hiçbir medenî ilerlemeyle çelişmez.

Belki uzun bir zaman dilimi içerisinde bu dâvet ve bu dâvete uyanları çevreleyen zor şartlar, onları, medeniyetin imkânlarından yararlanmalarına engel olmuştur.

Medeniyet ve onun araçlarının, dînî ıslahat dâvetlerinin önünde engel oluşturduğu için Muhammed b. Abdulvahhab’ın bunlardan uzak durduğunu söylemek doğru değildir. Nitekim öyle olsaydı medeniyet araçlarını kullanmak daha kolay olduğundan, Muhammed b. Abdulvahhab hedefe ulaşma konusunda, dâvetinde hızlı ve daha acele hedefe ulaşmak için bu imkânlarından yararlanırdı.1

Kral Abdulaziz devrinde çöllerde yaşayan bazı katı bedevîler (ihvân), otomobil ve telgraf gibi medeniyet araçlarının ülkeye girmesine karşı çıktıklarında, o devirdeki dâvet âlimleri onların bu itirazlarını çürütmüş ve bu konuda doğruyu açıklamışlardı.2

Durum ne olursa olsun, bu dâvetin ilkeleri -İslâm hükümlerine ve öğretilerine aykırı olmadığı sürece- hiçbir zaman medeniyet yönünden ilerlemenin önünde bir engel olarak durmamıştır.3

Suudi Arabistan hükümetinin günümüzde hayatın her merhalesinde kaydettiği medenî ilerleme, bu söylediklerimize en güzel delildir.



Dostları ilə paylaş:

©2018 Учебные документы
Рады что Вы стали частью нашего образовательного сообщества.
?


----horun-yahyo-2.html

----ich-09-2008-en-ver-01.html

----jil-25-aprel-kuni.html

----kmk-gstrclr---frman.html

----m--l--gasparova-m-.html